26 Mayıs 2016 Perşembe

MARIO PRASSINOS: HEM TÜRKİYE İÇİN GİZEMLİ HEM DE PERALI BİR SANATÇI PERA MÜZESİ’NDE

Mario Prassinos, “Othello (1963)”, Yün, alçak çözgülü halı, 120 x 145 cm., Özel Koleksiyon, © ADAGP, Paris 2016
Pera Müzesi, 25 Mayıs – 14 Ağustos 2016 tarihleri arasında “Mario Prassinos, Bir Sanatçının İzinde: İstanbul-Paris-İstanbul” sergisi ile sanat yaşamına 20. yüzyıl avangartları arasında Paris’te başlayan Mario Prassinos’u ağırlıyor. Sergi, 20. yüzyılın bu özgün ve Türkiye için gizli kalmış sanatçısını, doğumunun 100. yılında, doğduğu semt Pera’da sanatseverlerle buluşturuyor. Sorularımızı serginin küratörü Seza Sinanlar Uslu yanıtladı.

RÖPORTAJ: ÜMMÜHAN KAZANÇ

Ü.K.- Seza Hn, sizin küratörlüğünüzde Pera Müzesi yine özel bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Mario Prassinos (1916-1985), Türkiye için gizli kalmış bir sanatçı dersek yanlış olmaz sanırım. Mario Prassinos ile ilgili bir sergi açma bir fikri nasıl olgunlaştı?
S.S.U.- Bu soruya biraz detaylı yanıtlayacağım zira bu hikâye çok ilginç. 2006-07 yıllarında doktora tez araştırmam sırasında 19. yüzyılın Pera’sında yayımlanan Fransızca gazeteleri dönemin entelektüel ve sanatçılarını takip edebilmek üzere tarıyordum. Bu çalışmada Stamboul gazetesinde özellikle bir yazarın eleştiri yazıları ilgimi çekiyordu. Bu kişi Prétextat Lecomte’du. Adının Prétextat oluşu sıra dışı gelmişti, çünkü Fransızca “prétexte” kelimesi bahane demekti. Nereye baktıysam bilgiler derinleşmiyordu. Esrarengiz bir figürdü. Sonra bir gün google’a sordum bana “Les Prétextats” isimli Mario Prassinos’un yazdığı kitabı gösterdi. Kitabı tanıtan sitede kitabın resimli olduğu bilgisi vardı. Hemen sipariş ettim. Kitap geldi. Bir heyecan açtım, Prétextat’nın yüzünü göreceğim gibi bir hisse kapılmıştım ki, siyah beyaz ve soyut yapıtlar gördüm. Resimlerin altında Mario Prassinos yazıyordu. Yani kitabın yazarı bu resimlerin de sahibiydi. Prétextat daha belirlenmeden şimdi de Mario Prassinos çıkmıştı.

Mario Prassinos, “Sarı-Kırmızı-Siyah Ağaç (1962)”,
Aside yedirme baskı, akuatint ve soğuk kazı,
76 x 56,5 cm., FNAC 35357,
Centre national des arts plastiques, © ADAGP, Paris 2016
Kimdi bu Mario? Kitabı bir solukta okudum ve anladım ki Prétextat, Mario’nun anneannesinin ikinci eşi yani üvey dedesiydi. Mario, ressamdı. İstanbul’da doğmuştu. Ama yaşamı Paris’te devam etmiş ve 1985’te de ölmüştü. Kime ulaşabilirim derken kızı Catherine Prassinos’la irtibat kurdum ve 2009 yılında Paris’te babasının evinde kendisini ziyaret ettim. Gerek o gün evde gördüğüm yapıtlar, gerekse daha sonra eriştiğim çalışmalar ve Mario’nun kişisel öyküsü beni çok etkiledi. Gördüğüm eserler çok çarpıcıydı ama hiç birini tanımıyordum. 2011 yılı sonunda Catherine’i tekrar ziyaret ettiğimde sergi fikrimi ona açtım, bir dosya yapıp Pera Müzesi’ne gidebileceğimi söyledim, görüşlerini aldım. Sanatçının yapıt eksperi olarak yardımcı olacağını söyledi ve ben 2012’de Pera Müzesi’nin kapısını çaldım. Mario, onlar için de bilinmeyen bir isimdi, ama kısa zamanda bu saklı kalmış sanatçıyı, doğduğu topraklara geri getirme fikri hepimizi öyle güçlü bir yerden cezbetti ki doğumunun 100. yılında Pera’lı bu Rum sanatçıyı yine Pera’da izleyicilerle buluşturmaya karar verdik.

Ü.K.- İstanbul’da Rum kökenli sanatçı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Mario Prassinos’un sanat yolculuğunu sizden dinleyebilir miyiz? Daha çok eğitim aldığı Paris’teki sanat dünyasından etkilenmiş, döneminin moda akımlarını takip etmiş bir sanatçı diyebilir miyiz?
S.S.U.- Paris’teki sanat ortamından nasıl etkilendiğine gelmeden evvel dilerseniz çok kısa çocukken İstanbul’daki ev ortamından bahsedelim. Zira sanatla tanışması Paris’e gitmeden çok evvel doğduğu evde gerçekleşiyor. Şöyle ki, Mario’yu bulmamıza bahane olan Prétextat Lecomte gazetesindeki eleştiri yazılarının yanı sıra bir ressam ve mozaik ustası olarak da tanınıyor. Baba Lysandros Prassinos ise edebiyat öğretmeni ama amatör bir ressam ve fotoğraf denemeleri yapan biri. Düşünün bir çocuksunuz, evde bir odada babanız, diğerinde dedeniz sürekli sanatla ilgililer, okuyor, yazıyor ve çiziyorlar. Bu durum size nasıl etkiler? Bu alt yapı üzerine Paris’teki ilk gençlik yıllarına baktığımıza Mario’yu öncelikle edebiyat çevresinde görüyoruz. Henri Parisot ile tanışıyorlar. Parisot – Prassinos dostluğu, haftalık mektuplaşmalarla kısa sürede Mario’nun kitap illüstrasyonlarının ortaya çıkışını hazırlıyor. Ve hemen akabinde 21 yaşındayken dönemin büyük sanatçılarının katıldığı L’Art Cruel sergisine davet ediliyor. Bu ilk tecrübeden sadece 45 gün sonra da ilk kişisel sergisini açıyor ve savaş başlayana kadar Prassinos sürrealizmin genç temsilcilerinden biri olarak kendini gösteriyor.
II. Dünya Savaşı ve sonrasında sürrealizmin etkisini yitirdiğini, modernizmin kavramsal sürece yöneldiği bu yıllarda Mario’nun da bir anlamda kendi yoluna gittiğini söyleyebiliriz. Soyut çalışmalar hala etkili olmakla beraber, bu yıllarda resmi kendini anlama aracı olarak kullanmaya başladığını görüyoruz. 


Mario Prassinos, Eygalières, Provence (1983),
Fotoğraf: Yves Gallois, Centre d’Archives Mario Prassinos,
 © ADAGP, Paris 2016

Ü.K.- Mario Prassinos, sanatının ilk dönemlerinden farklı bir yöne evriliyor ve 1970’li yıllarda İstanbul’dan izler taşıyan peyzajlar üretmeye başlıyor. Sanatçının bu dönemi hakkında neler söyleyebilirsiniz? Mario Prassinos’un İstanbul’unu nasıl tanımlarsınız? Hangi yıllar arasında İstanbul’da yaşamış? Sanırım Paris’te vefat etmiş.

S.S.U.- Türk Peyzajları serisi aslında bir anda ortaya çıkmıyor. 1958 yazını Spetses adasında geçiren sanatçı, burada servi resimleri yapıyor. Servilerin Prassinos için özel bir anlamı var. Çocukken evlerinin terasından Üsküdar’daki servi koruluklarını izlediğini yazıyor sanatçı. Spetses adasının da Büyükada ile ilişkili gördüğünü ifade ediyor. Yani serviler, belleğinde yer alan imgelerden biri olarak sanatçının geçmişe yönelişinin hazırlayıcısı oluyorlar. Nitekim bu yönelme onu bir taraftan da ata figürlerine; baba ve dedesine odaklanmasını ve soyut imgesel portreler yapmaya sevk ediyor. Türk Peyzajları tam da bu safhalardan sonra ortaya çıkıyor; diğer bir deyişle ressam ata figürlerden ata yurduna yöneliyor.

Mario’nun İstanbul’unu tanımlamaya gelirsek resimleriyle beraber sanatçının kaleme aldıklarına da bakmak gerekir. Ölmeden iki yıl önce yazdığı La Colline Tatouée / Dövmeli Tepe kitabı açıkçası küratör olarak benim için de çok önemli bir kaynaktı. Ressamın tam bir yazara dönüştüğü bu kitapta yer yer kurgusal yer yer bellekten dökülen anılar Mario’nun geçmişine, doğduğu şehre dair hislerini zihnindeki İstanbul’u anlamamızda yol gösterici oldu. 6 yaşında yaşadığı yerden ayrılan bir çocuk neyi ne kadar hatırlayabilir diye sorabiliriz. Ama bu sorunun cevabı Mario Prassinos özelinde neredeyse tüm bir sanat kariyeri olarak karşımıza çıkıyor desek mübalağa etmiş olmayız. Ölene kadar İstanbul’a hiç gelmemiş olmasına rağmen, resimlerinde bilinçaltından gelen imgelerle çocukluğuna dolayısıyla İstanbul’a dair imgelerin izini sürerken bir yandan da olanca samimiyetiyle geri dönmeyi hayal etmiş olduğunu görüyoruz.
Ne mutlu ve hoş bir sürprizdir ki araştırmalarımız sonunda Prassinos Ailesi’nin İstanbul’daki evini bulduk. Hatta dairenin sakinleriyle Catherine Prassinos’u da buluşturduk. Böylece sergi kataloğunda Son Sözde Mario Prassinos’un yazdığı eve geri dönüş hayalini de bir biçimde gerçekleştirmiş olduk.

Ü.K.- Sanatçı, resim çalışmalarının yanı sıra kitap illüstrasyonları, dokuma ve gravürler de gerçekleştirmiş. Sergide bu eserlerin de örnekler yer alıyor. Sergi için Mario Prassinos retrospektifi diyebilir miyiz?
Evet, sergiyi retrospektif bakış açısıyla kurguladık. Dekor, kostüm ve seramik tasarımları dışında tüm farklı teknik ve farklı tür yapıtlarından en özel, en çarpıcı örnekleri seçtik.


Mario Prassinos, Kırmızı Alpilles (1978), Bakır üzerine akuatint, aside yedirme baskı ve kazıma, 57 x 76 cm., FNAC 35371, Centre national des arts plastiques, © ADAGP, Paris 2016
Ü.K.- Serginin hazırlanmasında sanatçının kızı Catherine Prassinos’un da önemli bir rolü var. Mario Prassinos’un eserlerinin uzmanı aynı zamanda. Babasının sanatına bu şekilde sahip çıkması ve temsil etmesi konusunda neler söyleyebilirsiniz?
S.S.U.- Fransa’da oldukça yaygın bir durum bu aslında. Sanatçıların eserleri vefatlarından sonra ailenin mülkiyetine geçiyor. Ve aile bireyleri de eğer ilgileri varsa doğal olarak eksper olarak tanımlanıyorlar. Neticede “babamın resimlerini en iyi ben tanırım” dediklerinde karşılarında kimse hayır deme cesareti bulamıyor. Dolayısıyla çok sanatçı yetiştirmiş Fransa’da bu yolla eksper olmuş çok isme rastlıyoruz. Catherine Prassinos da bu yolla eksper olmuş ama babasının yapıtlarını gerçekten iyi bilen ve araştıran biri. Öyle ki bu sıfatı kendi yaşamında profesyonel bir mesleğe dönüştürmüş.


Soldan sağa: Pera Müzesi Genel Müdürü Özalp Birol; Mario Prassinos uzmanı Catherine Prassinos; sergi küratörü Seza Sinanlar Uslu.
Ü.K.- İstanbullu izleyicilere, bu sergiyle ilgili ne gibi özel ipuçları verebilirsiniz? Sergiyi gezerken özellikle neyi atlamamalılar? Hangi eserin önünde özellikle daha fazla vakit geçirmemeliler?
S.S.U.- Hepsinin! Ben bir şey söylemesem de izleyiciler sezgisel olarak birçok esere önü alınmaz bir merakla kendiliğinden yaklaşacaklardır. Bundan eminim diyebilirim zira sergilediğimiz yapıtlar hakikaten çok çarpıcı ve farklı. Her bir eserin ağırlığı öylesine göz ardı edilemezdi ki sergiyi tasarlarken mekânı dengeli kullanmaya eser sayısını kontrollü tutarak mekânda bir tür eser bombardımanı yapmamaya özellikle özen gösterdik. Bilgi panolarında da olabildiğince net ve duru olmaya çalıştık. İzleyiciler için tatmin edici olacağını umuyorum.
Bununla beraber şunu söyleyebilirim ki, benim zihnimde İstanbul’da bir Mario Prassinos sergisi yapma fikrini doğuran yapıtları dokumalarıydı. Özellikle Turquerie, Rose Turque ve Suaire yani kefen çalışması benim için sergide mutlaka yer alması gereken eserlerdi. Öyle de oldu. 


Mario Prassinos, “Kuzgun (1952)”, Ağaç baskı, 28 x 36 cm., Centre d’Archives Mario Prassinos,
© ADAGP, Paris 2016
Ü.K.- Son olarak Türk Sanat Camiasından sanatçılarla yakın ilişkisi olmuş mu? Öğrencisi olan Türk sanatçılar var mı?
S.S.U.- 1950-60’larda Türkiye’den Paris’e giden, oraya yerleşen birçok sanatçı var. Araştırma sürecinde bu konuyu derinleştirmek istemiş olmama rağmen çok net ilişkiler saptayamadım. Catherine “Bir Abidin vardı, bize gelirdi, babamla Türk ve Rumu oynarlardı aralarında” diyor. Muhtemelen Abidin Dino’dan bahsediyor. Ama bugün bunu kesinleştirecek yanıtı alabileceğimiz Dino Ailesinden kimse yok. Umuyorum ki bu röportaj vesilesiyle Prassinos’u tanıyanlar çıkabilir ve bize ulaşabilirler. Benim kişisel kanaatim Mario’nun Fransa’daki popülerliğini göz önünde bulundurursak ve de içinde yer aldığı güçlü entelektüel çevreyi dikkate alırsak onu tanımış yerli sanatçılarımız mutlaka olmalı.

En azından şundan emin olabiliriz ki bu sergi ile bu şehirde Mario Prassinos’u bundan sonra tanıyan çok kişi olacağız.


Mario Prassinos, “Denizin Gecesi (1972)”, Bakır üzerine akuatint ve soğuk kazı, 76 x 56 cm., FNAC 35364, Centre national des arts plastiques, © ADAGP, Paris 2016


Mario Prassinos, “Ağaçlar (20 Temmuz 1984)”, Tuvale yapıştırılmış Arches kâğıdı üzerine yağlıboya, 75,4 x 105,8 cm., FNAC 35303, Centre national des arts plastiques, © ADAGP, Paris 2016